BATIL NİZAMLAR KARŞISINDA İSLAM

Alemlerin Rabb’i olan Hak Teala Hazretleri buyuruyor ki; “Allah, kitap verilenlerden, O’nu insanlara açıklayacaksınız ve inancgizlemeyeceksiniz, diye ahd almıştı. Onlar ise , onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür.” (Ali İmran, 87) Yine buyurdu ki; “Siz iyiye çağıran, uygun olanı emreden, fenalıktan meneden bir ümmet olun. İşte başarıya ulaşanlar yalnız onlardır.” (Ali İmran, 20) Peygamber (sav) Efendimiz de şöyle buyurdular:  “Din nasihattır.”Ashabı Kiram sordular: “Kim için ya Resulullah? “ Allah Resulu;  “Müslümanların önderleri ve hepsi için…” buyurdular.

İşte bunun için; Cenab-ı Hakk, kullarının kendisi ve toplumların islahı için ileri sürülen, ortaya atılan nizam ve fikirlerde, toplumda yaşayan herkesi ilgilendiren konularda İslam’ın hükümlerini beyan etmeyi alimler üzerine vacip kıldı. Çünkü doğruluğu, alemşümul oluşu ve mükemmelliği sebebi ile, Cenab-ı Hak’kın kıyamete kadar, insanlık için seçtiği bir din olan İslamiyet, bütün bunlar için hüküm koymuştur.

Zira İslam, ortaya çıkan her yeni kavram ve fikirlere karşı, kendileri ile kıyaslanabilecek temel prensiplere sahiptir. İslam nizamı, kendisinden örnek olarak alınabilen Şer’i esas ve kaideleri ihtiva ettiği için, her zaman hayatın müşküllerini çözen ve toplum yaşayışlarını düzenleyen ebedi bir nizamdır. Kapitalizm ve Sosyalizm, bugün hile ile zorbalıkla, zulüm ile ele geçirdikleri İslam ülkelerinde paralı propagandacıları vasıtasıyla bazı fikirleri şaşırtacak bir kurnazlıkla yeni  birer fikir, yeni birer düzen, bütün insanları kurtaracak, cemiyeti mutluluğa erdirecek kaybolmuş refahı yeniden kazandıracak, insanı dünyanın izzet ve şerefine ulaştıracak ve bütün güçlüklere ancak kendileri  ile galebe çalınacak örnek fikirler olarak telkin edilmektedir.

Her ikisi de beşeri sistem olmaları, her ikisinin de temelinde Siyonizm bulunduğu halde? Kapitalizmin payına düşen ülkelerde halk sosyalizme karşı mücadeleye teşvik edilmekte, sosyalizmin payına düşen ülkelerde de aksine halk kapitalizm için mücadeleye çağrılmaktadır. Her iki yerde de oyun aynıdır. Maksat halkı Siyonizmin kontrolünde tutmaktır. Şimdilik kapitalizmin veya sosyalizmin payı içinde yönetilen İslam ülkelerinde, hakimiyet kapitalizmde olmakla beraber bu haksız ve insan sıhhatine aykırı sistemlerden mutazarrır olan kitleler ise diğerinin bayrağı altında kontrol edilmeye çalışılmaktadır. Her iki cephedeki sözüm ona Müslümanlar ise, karşı nizamla mücadele ederken bilerek veya bilmeyerek İslam’i olmayan başka bir düzenin müdafii, kafirlerin yardımcısı durumuna düşmektedirler.

Halkın fertlerine sahip çıkan, İslamcı kitlenin yaptığı soylu ve kararlı mücadele ise bunlardan çok farklı bir noktada bulunmaktadır.

Herhalde, Peygamber Efendimizin (sav) “Ameller niyetlere göredir. Gerçekten herkes için niyet ettiği vardır.” Sözü rehberimiz olmalıdır.

Her nizamın bir inanç sistemi vardır!

Yeryüzünde yaşayan bütün milletlerin, üzerinde yaşama düzenlerini bina ettikleri ve yürüttükleri, bir inanç sistemi vardır. Milletler bu inanç temelleri ile her müşkülünü yener ve meselelerini bu inançlara göre çözer, hayat görüşlerinin sınırlarını bununla çizer, dünyadaki gayelerini bununla tayin ederler. Bu sebepledir ki, dünyada kurulmuş olan her düzenin bir inanç sistemi vardır. Bu inançlar toplumdaki düzenin iyi bir şekilde tatbik edilmesinin teminatıdır. Kanun ve nizamların kötü uygulamasına karşı en emin bekçi de bu inançlardır.

O halde, nizam ve düzenlerin sağlam ve doğruluğu, onu doğuran inançların sağlam ve doğruluk derecesine bağlıdır.

İnanç sistemi, kainatın mutlak değerine uygun, sağlam ve doğru olduğu takdirde, toplum şeref ve kurtuluş merdiveninde hızla yükselir, refaha kavuşur, üzerine çöken gönül rahatlığı ve iç huzuru ile de hakiki saadete erer.

Ama inanç sistemi bozuk yada hatalı olursa, o inanç sistemi ile de meydana gelen düzen her şeyi ile berbat ve bozuk olur.

Dünya üzerindeki toplumlardan biri içinde bulunduğu mesele ve müşküllerini çözümleyeceğine inandığı, doğru olduğuna kani olduğu bir nizami diğer bir toplumdan almak istediği vakit, meselelerin hal çarelerini iyice tatbik edilebilmesi için o nizamın, dayandığı inanç ve akidesini de kabullenmesi gerekir. Zira yukarıda da belirmiştik ki: Bir toplumun hayat nizamı ve müşküllerinin hal çaresi, o toplumun inançlarından çözülür. Demek ki inanç toplumların varlığı için hakiki bir teminattır.

Toplumun aklen mutmain bulunduğu, doğruluğuna karar verdiği ve gönülden iman ettiği bir inanç bulununca, o toplum bu inanç sistemi için içinde bulunmayan ve akidesinde aykırı olan hiçbir hayat tarzına rıza gösteremez. Bu, en basit Afrika kabilesinde böyle olduğu gibi, bir Hıristiyan, bir Yahudi toplumunda da böyledir. İslamı kabul etmiş mü’minlerin durumu da bundan farklı değildir. O halde Müslümanların, aynı zamanda hem İslam inancını korumak ve hem de toplumlarını refah ve saadete çıkarmak niyeti ile başka bir milletten yeni bir nizam almaları caiz olamaz. Zorla tatbik edilmek istenirse eşyanın tabiatına aykırı olduğu için ihtilaflar ve huzursuzluklar doğar.

Böyle bir durum şu sebeplerden dolayı aklen ve mantıken doğru değildir:

1-    Bu nizam ve gösterdiği çözüm yollarının doğruluğunu kabul etmek bile Müslüman inancından doğmadığı için aranan terakkiyi ve istenen saadeti temin edemez. Fertler, inançlarından doğmayan bu yeni nizamın korunması ve iyi bir şekilde tatbik edilmesi hususunda bir gayret gösteremezler.

Neticede bütün hal çareleri için gerekli olan dürüst ve samimiyet de ortadan kalkar. Hal böyle olunca, yeni nizamın kötü bir şekilde tatbikinde, kanunların icrasında bile yolların sapılmasına ve alınan nizamın aranan gayelerinin yok olmasına sebep olur.

Birçok İslam ülkelerinde olduğu gibi, bu ülkelerde tatbik edilmekte olan nizamlar Müslümanların inançlarından mülhem değildir. Eğer böyle olsaydı, o nizamların güzel tatbik edildiği ve güzel idareye kavuşulduğunu aynı zamanda bu nizamların Müslümanlar tarafından titizlikle korunduğunu müşahede ederdik.

2-    Getirilmeye çalışılan bu nizamlar ve gösterdikleri çözüm yolları ne zaman ve nereden gelirse gelsin, mutlaka İslam inancından süzülen Şeriat hükümleriyle ya tam veya kısmi bir aykırılık içinde olurlar. Bugünkü gerçekler, İslam inancı ile diğer nizamlar arasındaki aykırılığı ispat etmiştir. Ortaya çıkan iktisadi içtimai buhranlar bu zıtlığın bir neticesinden başka bir şey değildir. İki şahsiyetli bir insanın huzur içinde yaşaması nasıl mümkün olamazsa inançlar ile çatışan  bir günlük hayat içinde yaşamaya zorlanan bir Müslüman toplumda da patlamalar meydana getirir.

Neticede iki yoldan birine karar vermek zorunda kalınır:

a-    Ya, inanç hükümleri ile bağdaşmayan yeni nizamı tümü ile reddeder ve yeniden İslam nizamına döner.

b-    Veyahut da inanç ile açık çelişmelerine rağmen yeni nizamı kabullenerek, İslamı tamamen terk etmeye karar vermiş olur.

“Her kim İslam’dan başka bir din ararsa bu din elbette ondan kabul olmaz.” (Ali İmran,85) Dayandıkları inanç temelleri bakımından birbiri ile çelişen iki nizamın bazı kısımlarının eklenerek yürütülmesinde de çelişkiler doğar. Netice olarak bu çelişme, alınan nizamın tatbikatında güçlüklerin doğmasına ve karışıklıkların çıkmasına sebep olmak sebebi ile, bu çelişkiler arasını uyuşturma gücüne sahip olmayan millet fertlerinin yolunu şaşırmasına sebep olur.

Halbuki, temelde her Müslüman, İslam nizamının bütününü bir kul olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Bu nizamın bütün hükümlerine inanması ve onları tatbik etmeye çalışması her Müslümana bir vecibedir. Bu İslam inancının bir icabıdır. Aksi halde inanmamış olanlardan sayılır. “Kitabın bazısına inanır ve bazı taraflarını inlar mı edersiniz” (Bakara/85) hükmü ne ibret vericidir.

3-    İslam nizamı ve gösterdiği çözüm yolları, Kur’an-ı Kerim’den ve Sünnet-i Nebeviden alınmış Şeriat hükümleridir.

Mü’minlere düşen, dinlerinin parlaması, itikadlarının sağlamlaşması ve inançlarının kuvvetlenmesi için bu nizama ve onun dayandığı temellere kat’i olarak inanmalarıdır.

4-    Hiç şüphesiz ki İslam inancı, Müslümanların, kendi prensiplerine bazı bakımlardan benzeyen bütün nizamları reddetmesini farz kılar. Zira bu nizamları kabul etmek, bunların doğruluğuna, kendi inanç ve nizamının ise doğruluğunda şüpheye düşmek olur. Aynı zamanda bu durum, Müslümanları akidelerinden uzaklaştırmaya ve İslam dışı inanç ve nizamları kabul etmelerine vesile olur. Bu duruma düşmek ise açık bir küfürdür.

İslam ülkelerinde yeni nizamların tatbikatçısı olan şahıslar, hainler, İslam’ın bu hassasiyetini bildikleri için, Müslümanları ürkütmeden, İslamı tedrici olarak hayat sahnesinden silerek sinsi bir metodu uygulamaktadır. Bir yandan yeni nizamın İslam’a karşı olmadığı, dini hayatın serbest olduğu propagandasını yürütürken, bütün gücü ile yeni nesillerin dindar yetişmemesi için gerekli tedbirleri almakta, icrai ve teşrii faaliyetlerinde fertleri gayri İslam’i bir davranış içerisinde tutmaya çalışmaktadır. Bu uyuşturucu mekanizma içerisinde Müslüman’ın çok uyanık ve dinamik olmak mecburiyeti vardır. Allah (c.c.) ‘ın şu açık hükmüne tam iman etmesi gerekir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Sonra bir şeyde uyuşmazlığa düştüğümüz vakit, hemen onu Allah ve Resulüne götürünüz. Eğer Allah’a, Resulüne Ve ahret gününe gerçekten inanıyorsanız!.. (Nisa/59) Netice olarak sözün özü odur ki bütün dünya milletleri için yeni bir nizam getirmek caiz olsa dahi, bu durum İslam alemi için bahis konusu olamaz. Gerçekte doğru olan “ Cemiyetlerin bütün nizamlarının yalnız İslam inancından alınarak düzenlenmesi gerekir.” denmesidir. Zira bu şekilde, nizamı kötülemeyi ve ona aykırı hareket etmeyi önlemiş, failini kıyamette şiddetli bir azaba maruz bırakacak bir tehlikeden korumuş oluruz. Çünkü İslam inancı milletlerin kurtuluş ve saadetini temin edebilmesi için, hayatın her safhasında ona saygı göstermeyi arzu eder.

İslamiyet bir yandan, kendi nizamının kurucusunun bizzat Allah (c.c.) olduğunu bildirdikten sonra, Kur’an hükümlerinin tümüne iman etmenin gereğini, aksi takdirde Allah (c.c.)’a ve Resulüne isyan olacağını telkin etmekte. Diğer yandan da dinin hayat şartlarına uygulanması esasında, ona uymayanlara ve kötülük yapanlara da devlet gücü ile icra edilebilecek cebri cezalar getirmektedir.

İslam inancına göre, kötülük yaptığında devletin cezasından kurtulan kimse, ahirette Allah (c.c.)’ın azabından kurtulamaz. Başka bir ifade ile, Müslüman’ın Allah (c.c.)’ın azabından korunmak gayesi ile İslami düzene riayet etmesi ve devletin infaz etmekle görevli olduğu hususlar, toplumda İslami nizamın etkili olarak tatbik edilmesinin bir garantisidir. Böyle bir ortam ise, her türlü hayat şartlarının yalnız İslam Şeriatine göre düzenlendiği toplumlarda görülebilir. Çünkü mutlu bir hayat düzenini kurabilmek Allah-u Teala’nın, yalnız İslama bahşettiği bir imtiyazdır.

Bir asırdan beri kapitalizm ve sosyalizmin pençesinde inim inim inleyen İslam alemi, çektiği bu çile ve sıkıntıdan sonra beşeri nizamların hiçbir saadet ve huzur getirmeğini anlamış gözüküyor. Bugünün Müslümanı bu gerçekleri yakalamış olarak, İslam’a dönmenin önemini bir kez daha vurguluyor.

Beşeri nizamların dayandığı çürük temel artık bu gövdeyi daha fazla taşıyamaz duruma gelmiştir. Bir asırda, bu kokuşmuş ve çarpık nizamların insanlara mutluluk getiremediği aksine insanları ızdırap ve sefalete sürüklediği anlaşılmış bulunmaktadır. Bu tarihi dönüm noktasında Müslümanlar olarak bizler, meselenin şuuruna ermiş dava insanları olarak birtakım fedakarlıkları kendi nefsimize kabul ettirmek zorundayız. Mal ile can ile cihat anlayışına gelmek mecburiyetindeyiz. Her türlü imkanları değerlendirerek en ücra köşelere kadar uzanan tebliğ hizmetini yürütmek zorundayız. Meşrepler arası ihtilafları bir tarafa bırakarak sıkı bir dayanışma içerisinde olmalıyız. Eğer gerçek kurtuluşa erenlerden olmak istiyorsak.

(HİCRET MECMUASI.1982-ALMANYA)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.